Osman Okyay: “Son yılların en karmaşık ekonomik atmosferlerinin birinden geçiyoruz”
Osman Okyay: “Son yılların en karmaşık ekonomik atmosferlerinin birinden geçiyoruz”
Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası (ÇTSO) Meclis Başkanı Osman Okyay, iş dünyası olarak son yılların en karmaşık ekonomik atmosferlerinin birinden geçtiklerini belirtti. Okyay, ABD, İsrail, İran üçgeninde geçen ve çatışmaların diğer bölge ülkelerine sıçramasının enerji fiyatlarından ticaret yollarına, piyasalardan yatırımlara kadar küresel ekonomiyi derinden etkileyecek bir türbülans niteliği taşıdığının altını çizdi.
Çanakkale Ticaret ve Sanayi Odası (ÇTSO) Meclis Başkanı Osman Okyay, iş dünyası olarak son yılların en karmaşık ekonomik atmosferlerinin birinden geçtiklerini belirtti. Okyay, ABD, İsrail, İran üçgeninde geçen ve çatışmaların diğer bölge ülkelerine sıçramasının enerji fiyatlarından ticaret yollarına, piyasalardan yatırımlara kadar küresel ekonomiyi derinden etkileyecek bir türbülans niteliği taşıdığının altını çizdi.
ÇTSO’nun 2026 yılı mart ayı olağan meclis toplantısında konuşan Meclis Başkanı Osman Okyay, şu açıklamalarda bulundu:
“Belki de son yılların en karmaşık ekonomik atmosferlerinin birinden geçiyoruz. Bugünkü ortamda iş dünyası olarak yalnızca ekonomik göstergeleri değil, aynı zamanda küresel jeopolitik gelişmeleri de çok yakından takip etmek zorunda kalıyoruz. Bildiğiniz gibi hemen yanı başımızda, Orta Doğu’da çok ciddi bir savaş durumu söz konusu. İran ile İsrail arasında, geçen yazdan bu yana tırmanan gerilim, ABD’nin müdahil olması ve çatışmaların diğer bölge ülkelerine de sıçramasıyla küresel bir jeopolitik kırılma noktasına dönüştü. Bu durum siyasi bir krizin ötesinde; enerji fiyatlarından ticaret yollarına, piyasalardan yatırımlara kadar küresel ekonomiyi derinden etkileyecek bir türbülans niteliği taşıyor. Uluslararası finans kuruluşlarının son raporları da jeopolitik risklerin dünya ekonomisi üzerindeki etkisine dikkat çekiyor. IMF, çatışmaların başlamasından hemen sonra yayınladığı acil durum bildirisinde; finansal piyasalardaki oynaklığın ve enerji fiyatlarındaki artışın küresel ekonomik görünümü ‘belirsiz’den ‘tehlikeli’ye taşıdığını belirtti. Enerji fiyatlarında yaşanacak sürdürülebilir yüzde 10'luk bir artışın, küresel enflasyonu 40 baz puan artırabileceği, ekonomik büyümeyi ise yüzde 0,1 ila 0,2 oranında azaltabileceği öngörülüyor. Özellikle bütün gözler Hürmüz Boğazı’nda. Goldman Sachs, Hürmüz Boğazı'ndaki sevkiyatın tamamen durması durumunda, Brent petrolün kısa sürede 100 doların üzerine, hatta en kötü senaryoda 130 dolara kadar çıkabileceğini tahmin ediyor. Dolayısıyla pek çok öngörü, Orta Doğu’da uzun süreli bir gerilim yaşanması halinde küresel ticaret maliyetlerinin artabileceği ve büyüme beklentilerinin aşağı yönlü etkilenebileceği yönünde birleşiyor. Hiç şüphesiz ki en büyük temennimiz, bu gerilimin daha fazla büyümeden diplomasi yoluyla çözülmesi ve bölgemizde kalıcı bir barış ortamının sağlanmasıdır. Çünkü savaşların kazananı olmuyor; en büyük bedeli ise çoğu zaman masum insanlar ve üretim ekonomileri ödüyor.
“SIKI PARA POLİTİKASININ KARARLILIKLA SÜRDÜRÜLMESİ VE MALİ DİSİPLİNDEN TAVİZ VERİLMEMESİ GEREKİYOR”
Bu gerilimin gölgesinde Türkiye ekonomisinin durumuna baktığımızda; net enerji ithalatçısı bir ülke olduğumuz için, petrol fiyatlarındaki artışın cari açığı büyütme ve üretim maliyetleri üzerinden büyümeyi baskılama olasılığı yüksek. Bir diğer etki alanı, risk primindeki yükseliş. Şubat sonunda 200 baz puana kadar gerileyen Türkiye’nin 5 yıllık risk primi (CDS), Mart ayının ilk haftasında 238 puana kadar tırmandı. Bu durum, dış borçlanma maliyetlerini artırıcı etki yapacaktır. Dolaylı etki ise FED'in daha sıkı bir duruşa geçmesi ve küresel risk iştahı üzerinden gelir. Riskten kaçış, gelişmekte olan ülkelere sermaye girişlerinin azalmasına ve kur üzerinde baskıya yol açabilir. Orta Doğu’daki sıcak çatışma ortamı, küresel risk iştahını baskılarken Türk lirası üzerindeki 'carry trade' cazibesini de test etmeye başladı. Mart başı itibarıyla bankacılık ve Merkez Bankası verileri; yüksek reel getiri odaklı sıcak paranın bir kısmının, güvenli liman arayışıyla çıkış yönlü bir eğilime girdiğini ve piyasalarda belirgin bir volatilite oluşturduğunu işaret ediyor. Türkiye ekonomisi, tam 22 çeyrektir aralıksız sağladığı büyüme momentumunu 2026'ya taşımak istese de savaşın bu yolu ‘engebeli’ hale getirdiğini söylemek mümkün. Bu yılki büyümenin boyutu hatta devam edip etmeyeceği, tamamen bu krizin ne kadar devam edeceğine bağlı. Tüm bu veriler ışığında; küresel ekonomideki bu türbülansın Türkiye üzerindeki etkilerini asgariye indirmek için sıkı para politikasının kararlılıkla sürdürülmesi ve mali disiplinden taviz verilmemesi gerekiyor. Türkiye ekonomisi, dış şoklara karşı bağışıklığını artıracak yapısal adımları attığı ölçüde, bu jeopolitik fırtınayı bir 'yeniden dengelenme' fırsatına dönüştürebilir.
“TÜRK SANAYİCİSİ ŞARTLAR ZORLAŞTIĞINDA ÜRETİM REFLEKSİNİ KAYBETMİYOR”
Bizim ekonomimiz, zor dönemlerde üretim ve ticaret kabiliyeti sayesinde ayakta kalmayı başaran güçlü bir yapıya sahip. Örneğin; geçen yılki yüzde 3,6’lık büyüme oranı, küresel ekonomide büyümenin ciddi şekilde yavaşladığı bir dönemde Türkiye’nin üretim ve ticaret kapasitesini koruduğunu gösteriyor. Ancak büyümenin kompozisyonuna baktığımızda bazı önemli sinyaller de görüyoruz. Özellikle sıkı para politikalarının etkisiyle iç talepte daha dengeli bir seyir oluşurken, finansman maliyetlerinin yükselmesi yatırım kararlarını doğal olarak daha temkinli hale getiriyor. Sanayi tarafında ise girdi maliyetleri hala önemli bir baskı unsuru olmaya devam ediyor. Nitekim imalat sektörünün öncü göstergelerinden biri olan PMI verileri, sanayide faaliyet koşullarının bir süredir eşik değerin altında seyrettiğini gösteriyor. Son veriler endeksin 50 seviyesine yaklaşmakla birlikte hala daralma bölgesinde olduğunu ortaya koyuyor. Bu da üretim tarafında temkinli bir dönemin devam ettiğini gösteriyor. Özellikle bizim sanayici olarak en çok dile getirdiğimiz konu, maliyetler. Hammadde fiyatlarındaki artış, enerji maliyetleri ve iş gücü giderleri birçok sektörde üretim maliyetlerini ciddi şekilde yukarı çekmiş durumda. Buna rağmen Türk sanayicisinin önemli bir özelliği var: şartlar zorlaştığında üretim refleksini kaybetmiyor. Birçok işletmemiz maliyet baskısına rağmen verimlilik yatırımlarına yöneliyor, yeni pazarlar arıyor ve ihracat kapasitesini artırmaya çalışıyor. Bu da Türkiye ekonomisinin dayanıklılığını gösteren önemli bir unsur. Öte yandan ticaret tarafında da önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Dijitalleşmenin hızlanması, lojistik ağların yeniden şekillenmesi ve bölgesel ticaret koridorlarının değişmesi iş dünyasına yeni fırsatlar da sunuyor.
“TÜRKİYE, AVRUPA’NIN ÜRETİM ZİNCİRİNİN MERKEZLERİNDEN BİRİ HALİNE GELEBİLİR”
Bugün dünyada üretim ve ticaret haritaları yeniden çiziliyor. Tedarik zincirlerinin çeşitlenmesi, yakın coğrafyalara yönelen üretim yatırımları ve bölgesel ticaret ağlarının güçlenmesi Türkiye için de önemli fırsatlar barındırıyor. Nitekim geçtiğimiz hafta Ticaret Bakanımızın açıkladığı önemli bir gelişme de bu dönüşümün Türkiye açısından ne kadar stratejik bir noktada durduğunu gösteriyor. Avrupa Birliği’nin, Türkiye’de yapılan üretimlerin belirli koşullar altında ‘Made in EU’ kapsamına dahil edilmesine yönelik yaklaşımı, sanayimiz ve ihracatımız açısından son derece önemli bir fırsat penceresi açıyor. Bu gelişme, Türkiye’nin Avrupa üretim ekosisteminin ayrılmaz bir parçası olduğunun güçlü bir göstergesi. Aynı zamanda Ülkemizin sanayi altyapısının, tedarik güvenliğinin ve üretim kapasitesinin Avrupa açısından taşıdığı stratejik değeri de ortaya koyuyor. Eğer bu süreci doğru değerlendirirsek, Türkiye yalnızca bir tedarik ülkesi olmakla kalmayıp, Avrupa’nın üretim zincirinin merkezlerinden biri haline gelebilir. İşte tam bu noktada Anadolu şehirlerinin rolü çok önemli hale geliyor. Çünkü Türkiye ekonomisinin üretim gücü artık sadece birkaç büyük şehirle sınırlı kalmıyor, Anadolu’nun birçok merkezinde yükseliyor. Özellikle Çanakkale gibi hem lojistik hem de üretim potansiyeli yüksek bir merkezde; ticaret yollarının yeniden şekillendiği bu dönemde sadece ayakta kalmayı değil, bu değişimden güçlenerek çıkmayı hedeflemeliyiz.
Bunun için özellikle üç başlığın kritik olduğunu düşünüyorum. Birincisi katma değerli üretim. Sanayimizin teknolojiyle daha fazla buluşması gerekiyor. İkincisi ticaret ve lojistik kapasitesinin geliştirilmesi. Çanakkale’nin bulunduğu konum doğru değerlendirildiğinde bölgesel ticarette çok daha güçlü bir rol üstlenebilir. Üçüncüsü ise genç girişimcilik ve insan kaynağı. Gençlerimizi üretimin, inovasyonun ve girişimciliğin bir parçası haline getirmek zorundayız.
“BU ŞEHİRDE ÜRETME KÜLTÜRÜ VAR”
Ekonomide dönem dönem dalgalanmalar yaşanıyor. Zaten buna alışkınız. Ancak bu dönemler aynı zamanda dayanıklılığın ve vizyonun test edilmesine de imkan veriyor. Ben Çanakkale iş dünyasının bu dayanıklılığa sahip olduğuna inanıyorum. Çünkü bu şehirde üretme kültürü var, ticaret geleneği var ve en önemlisi birlikte hareket etme anlayışı var. En önemlisi her zaman bize yol gösteren eşsiz ‘Çanakkale Ruhu’ var.”
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
